Bugün Corona salgınının ülkemize uğrayışının ... günü evde kalmaya devam ediyoruz değil mi ? Eğer dışardaysanız lütfen acil değilse evinize gidin ve ihtiyaç gerekmedikçe dışarıya çıkmayın. Neden mi ?

Çünkü, Evde Hayat Var ?

Seattle Hastalık Modelleme Enstitüsü verilerine dayanarak aktardığı rakamlara göre, eğer evden çıkmama kurallarına riayet edilmezse, 1 milyon kişi içinde vaka sayısı 25 bin, ölüm sayısı 500 olarak gerçekleşiyor.

Evde kalmanın önemi tablonun en sonunda yer alıyor.

Evde kalanların oranı yüzde 

75’e çıktığında, vaka sayısı hızla 200’e düşüyor, ölüm ise 4 kişiyle sınırlı kalıyor.

İşte bu yüzden aciliyet gerekmedikçe evinizden çıkmayın. Ve bu süreçte, 

Bana hastalık bulaşmasın diye değil, sanki bende hastalık varmış ve başkasına bulaştırmamalıymışım gibi yaşamalıyım. Diye düşünmeyi ihmal etmeyin.

Evde Hayat Var



Huawei Mate 20 En İyileriyle Tanışma Zamanı reklam seslendirmesini birde benden dinlemeye ne dersiniz ?
Music;
Gidge - Norrland

Tüm dünya da sevginin aşkın tek elden kutlanıldığı gün olan 14 Şubatın nerden geldiğini hiç merak ettiniz mi ? Eğer bilmiyorsanız tam yerindesiniz demektir.
Sevgililer gününün tarihçesi ise 3. yüzyılda Aziz Valentine’nin gizlice kıydığı nikahlara dayanıyor. M.S. 3. yüzyılda Roma İmparatoru 2. Claudius , ordusunu güçlendirmek için genç erkeklerin evlenmesini yasaklamıştır. Rivayete göre bu yasağa karşı gelen Aziz Valentine, gizli nikahlar düzenleyerek gençleri evlendirmeye devam etmiştir.
 
İhanetin karşılığını canıyla ödeyen Aziz Valentine M.S. 270 yılında 14 Şubat’ta idam edilmiştir. Bu nedenle her yıl 14 Şubat’ta Sevgililer günü kutlanmaktadır.
 Bu sebeple bazı toplumlarda "Aziz Valentin Günü" (İngilizce: St. Valentine's Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.
Günümüzde ortaya çıkışı ise, 14 Şubat, 1800 yıllarda Amerikalı Esther Howland'ın ilk Sevgililer Günü kartını yollamasından bu yana çok sayıda insanın kutladığı toplumsal bir olayla olmuştur. Bunun doğal sonucu olarak olayın ticari yönü çok fazla önem kazanmış, sevgililer günü tüm dünyada ticaretin canlandığı bir dönem haline gelmiştir. 
İşte bu yüzden demek istiyorum ki,
14 şubatı özel kılmaktan ziyade her günü anlamlı kılın,  unutmayın
İnsan sevmeye başladı mı yaşamaya da başlar. Ve son olarak G. Chapman dediği gibi 
 Sevgi, doğanın ve insanın ikinci güneşidir. 
Güneşinizi en tepeye çıkartın ve sevgiyle kalın 

Zamanın birinde çok akıllı iki kardeş yaşarmış. Etrafındaki ve okuldaki bilgiler kendilerine yetmediğinden, annesi onları, bulundukları beldenin bilge adamına götürmüş.
Kardeşler, bilge adama pek çok sorular sormuşlar ve her defasında kendilerinin tatmin olduğu cevaplar almışlar. Bundan çok memnun olan kardeşler, bir müddet için bilgenin yanında kalıp daha çok şeyler öğrenmek için annelerinden izin istemişler ve bilge adamın yanında kalmışlar.
Bilge adama sorduklarına ve aldıkları cevaplara çok sevinen ve mutlu olan çocuklar bir süre sonra bu işten sıkılmaya başlamışlar. Bilgenin bilemeyeceği bir soru bulmamız lazım diye düşünmüşler.
Kardeşlerden biri, “Buldum” demiş. “İki elimin arasına bir kelebek koyacağım ve bilge adama soracağım. Avucumun içinde bir kelebek var, canlı mı ölü mü? Ölü derse kelebeği bırakacağım, canlı derse avucumu hafifçe bastıracağım. Her ne derse cevabını bilemeyecek!”
Kelebeği ellerinde tutan kardeşlerden biri, kapalı tuttuğu ellerini bilgeye doğru uzatmış ve sormuş...
“Avucumun içinde bir kelebek var, canlı mı ölü mü?”
Bilge, uzun uzun çocuğun gözlerinin içine bakmış ve cevaplamış:
“Senin ellerinde evladım, senin ellerinde...
Aşkınız...
Geleceğiniz...
Gençliğiniz...
Hayatınız...
Her şeyiniz...
Huzurunuz...
Mutluluğunuz...
Sizin ellerinizde...”
Bugün çocuk sahibi olan anne babaların elinde de bir kelebek var, mutluluk, huzur, hayat her şey o kelebekte fakat kelebeğin yanında ise bir de tırtıl bulunmakta işte onda ise size ait olan geleceğin iki katı bulunmakta, dikkat çok sıkarsan ölür çok açarsan ise uçup gider... Şimdi eee nereye bağlayacaksın bu konuyu der gibisiniz, şunu söylemek istiyorum. 
Son zamanlarda gündemi meşgul eden bir konu var ki oda 10 yaşında tabiri caizse sırtına bileninde bilmeyenin de filozof damgasını yerleştirdiği Atakan Kayalardır. 6 ayda 250 kitap okuyan Atakan amatör bir kameranın kendisini çekmesiyle ülke gündemine bomba gibi düşmüştü. Onun lakabı o günden sonra filozof Atakan olmuştu olmasına lakin bu ne kadar doğruydu ? Yada soruyu biraz daha değişik bir şekilde soralım, kendisinin tanınmasıyla her gün bir kameranın karşısına çıkartılıp her konuşmanın sonunda büyük adam gibi pohpohlanması ne kadar doğruydu ? Kabul edilmesi gereken bir gerçek var ki, çocuklarla üslup faktörünün iyi ayarlanması gerekmektedir. Yeri geldiğinde büyük bir adam gibi konuşulmalı, fakat çocuk olduğunu da ona bildirmek gerekir. 
Unutmayın ki çocuklar her ne kadar yetişkin sıfatını aldıklarını düşünseler de gelişimsel açıdan da korunmaya ihtiyacları vardır. 
Son yıllarda internetin hayatımıza daha fazla girmesiyle birlikte, çocuklar için yapılan uyarılarda ilk sırayı, “Her videoyu çocuklarınıza izletmeyin” olmuştur. Oysa bu, yüz yıllardır hayatımızda var olan kitaplar için de geçerlidir. İşte bu yüzden demek istiyorum ki her kitabı çocuklarınıza okutmayın, şimdi soracaksınız ki ne alaka ? 
Aslında çok alaka, mesela Atakan’ın okuduğu kitaplara bakma fırsatınız hiç oldu mu ? Şahsen benim oldu, lakin gördüm ki bir çoğunda çocuklar için sakıncalı kelimeler geçmektedir. Misal, anarşi !
Bu kelimenin anlamı bırakın bir çocuğu yetişkin sıfatını almış bireyler için bile tehlikelidir. İşte bu yüzden demek istiyorum ki avucunuzda bir siz varsınız birde tırtıl onu ne çok sıkın ne de çok açın, yeri geldiğinde kelebeği dahi bir kenara bırakın ki çocuğunuz gelecekte sizleri suçlamasın... 
Şimdi asıl konuya dönecek olursak, ülkemizin en büyük sosyal sorunlarından biridir, bir şeyi ezberleyip onu çatır çatır okuyan çocukların zeki sayılması, telefon rehberini ezberleyen çocuğu deha ilan edenler bile oldu. Oysa zekilik yaptığın işte güzellikler yaratabilmektir. Mesela vakti zamanında Hitler de Stalin de deha ilan edilmişti oysa dünya onları zekiliğiyle değil gaddarlığıyla anımsamıştı. Kısacası çocukları ezber yaptı şu kadar kitap okudu diye değil yaptıklarını güzel işlerde kullandığı için zeki ilan edin. Bugün gündemde var olan Atakan şu kadar kitap okudu diye medya önünde ve arkasında filozof ilan edildi, oysa insanların anlamadıkları nokta şuydu; 
Kendi üslubuyla birlikte diğer yazarların üslubunu harmanlayıp konuşan bir çocuk Atakan.. Ama 250 kitap okudu der gibisiniz, bakın bugün hızlı okuma tekniklerini kullanan öyle çocuklar var ki saniye de kitap bitirenler bile bulunmakta, bu yüzden başımızı tek pencereye sığdırmak yerine diğerlerine de bakarak ülkemizde var olan yetenek potansiyellerini kendi gözlerimizle keşfetmemiz gerekir. Bırakın çocukları filozof ilan etmeyi ha illa edilecekse dünya matematik birincisi çocuklarımızı da konuşun ki ülkemiz de filozoflarla birlikte profesörlerin de olduğu biline dursun.

Taşı toprağı altın denilen şehre ilk yolculuk ve eleştirel bir gezi yazısı...
Kuş Bakışı, pek yakında jessinkalemi.blogspot'da...
Ben Kimim

Merhabalar! Ben Jess daha doğrusu lakabım bu, 21 yaşındayım.
Atatürk Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesinde Tıbbı Dokümantasyon Ve Sekreterlik okuyorum.
2014 yılında Ahmet Şerif İzgören'i tanımamla birlikte, psikolojiye merak saldım. Hayalim elbette ki bu bölümü okumaktı. Fakat bunun için gerekli puanı alamadığım için hayalimi başka bir safhaya sürüklemem gerekti ve 2015 yılında Kişisel Gelişim Danışmanlığına yöneldim. Bu aralarda kitap okumaya daha fazla önem verdim. Bununla birlikte yazılar yazmaya başladım. 
Ve ilk yazımı biraz korkarak birazda merakla Facebook üzerinden yayınladım. Güzel tepki ve yorumlar alınca yeni yeni yazılar yazarak insanların beğenisine sundum. Bu arada bir diğer ilgim olan Kişisel Gelişim Danışmanlığını amatör bir şekilde kendi çevrem ve sosyal medya aracılığıyla sürdürdüm. 
2016 yılının Ekim aylarına geldiğimizde gördüm ki sosyal medya bana yetmiyordu. Gerekirse tüm dünyaya yazdıklarımı duyurmak istiyordum. Bende bu gereksinimi mi gidermek için, jessinkalemi.blogspot.com.tr adlı siteyi kurdum.
Yayın hayatına girdikten sonra küçük bir kitleden, büyük bir kitle haline gelince şunu gördüm, 
Hayatta başaramamak için hiç bir sebep yokmuş.
Kısaca benim tarifim, bir su bardağı inanmak, bir çay bardağı özgüven ve cesaret, alabildiğince hayal gücü... 
😊
En Büyük Ağırlık, Geçmiş... 

Hayatınız da mücadele etmekten vazgeçtiğiniz anlar oldu mu ? Kesin, muhakkak olmuştur. Biliyor musunuz ? Böyle mücadele ruhu falan diyen ben bile an geldi mücadele etmekten korkan biri haline gelmiştim. Hani psikoloji de "Tükenmişlik Sendromu" olarak bahsedilen ve gelecek nesilde bir çok kişiyi "Depresyon" çukuruna çekeceği söylenilen o sendrom var ya işte onun tamda tipsiz kuyusundaydım. Geçmiş ve gelecek arasında o kadar gidip geliyordum ki anlatamam. O kadar ki, sosyal bağlardan kopuş noktasına gelmiştim. Tabii bu durum dış çevreye de ister istemez yansıyordu. Özellikle de aileye...
Bir gün bu durumumu fark eden ağabeyim. Beni yanı başına alarak başladı anlatmaya, "Bak kardeşim, bizler  doğduğumuz an hayat sırtımıza bir tane küfe, sepet yükler. Zaman geçer o sepet dolmaya başlar. İşte o sepeti dolduran yaşadıkların yani geçmişindir. Zaman geçtikçe o sepetin ağırlığı artmaya başlar an gelir taşıyamaz olursun. Bu yüzden sana tavsiyem, kendine hayali bir ambar, kiler yap. Taşıma o sırtında ki sepeti, sen taşıdıkça ağırlaşır her an... Şimdi soracaksın ki ağabey ben ne yapayım. Git o ambara, kilere bırak o sepeti zaman zaman geçmişine bakmak isteyeceksin. Git, bıraktığın yerden bak o sepete..." 
O günden sonra taşımadım o sepeti sırtımda an geldi ben gittim gördüm görmem gerekenleri... Sonra zaman geçti öğrendim ki, meğerse hayat bizlere sunulan en güzel armağanmış . Lakin biz bu armağanı, geçmişin karanlık günlerine takılı kalarak, geleceğimizin de o karanlık günlerde gibi olacağını hissederek  unutmuşuz. Oysa hayatı şekillendirmek sizlerin elinde, geleceğinize sahip çıkın. Bir gün o ambara çıktığınız da "Keşke"  demek zorunda kalmayın... 
Unutmayın ki,  "Zararın neresinden dönülürse dönülsün, kardır... 
#Jessinkalemi

Türkiye'nin İlk Köy Kütüphanesi
Hayatınız da hiç, bir işe başlayıp sonrasında olmayınca pes ettiğiniz anlar oldu mu ? Benimki de soru değil mi ? Kesin olmuştur hiç kaçarı yok.
En küçük ihtimal kumdan kale yapmak istemişsinizdir olmayınca pes edip elinizde ki bibloları bir köşeye fırlatmışsınızdır.
Veyahut ilkokul yıllarında öğretmeniniz sizden kara kalem resmi istemiştir siz evi yapamamışsınızdır. Kim bilir kaç tane kağıt veya silgi tozu akıtmışsınızdır. Lakin tüm bunlara nazaran pes etmemekte vardır her şeye rağmen ve bunun sonucunda yıllar geçse de adları anılanlar da . . .
Tıpkı Rasim Pehlivanoğlu gibi,
O, doğduğu Ürgüp'ün Karain köyünde, 1947 yılında öğretmenlik yapmaya başladığında görür ki köylü, kız çocuklarını okula göndermiyor. Konuşur, uyarır. Göndermeyenlere dava açar. Okul yaşı geçmiş kız çocukları için kurslar açar ve okuma yazma oranını %100 çıkartır. 
Bir zaman sonra askere gider ve döndüğünde köylülerle oturur konuşurlar. "Daha neler yapabiliriz "?  Düşünür taşınırlar ve bir kütüphane açmaya karar verirler. Herkes elinden yettiğince para atar ortaya, amele Ahmet yevmiyesini, Hatice nine sattığı sütün parasını koyar. . . Sırf çocuklar okusun diye. . .
Köyde yıkık dökük harabe bir bina tamir edilir ve 1958 yılına gelindiğinde o bina Türkiye'nin ilk köy kütüphanesi, Kurucusu ise Rasim Pehlivanoğlu ve Karain Köylüleri olarak tarih sayfalarına geçer. Sonrasında çevre şehirlerde örnek alarak sıra sıra kütüphane açmaya başlarlar. 
Zaman geçer Rasim Pehlivanoğlunun tayini çıkar. Köylülerden Mustafa Güzelgöz, çevre köylere nasıl kitap yetiştiririm telaşına düşer ve aklına eşeği karakoçan gelir. İki sandık yaptırır, sandıklara kitapları büyük bir şehvetle dizer ve başlar dağıtmaya. . . O günden sonra Mustafa Güzelgözün lakabı "Eşekli Kütüphaneci" olarak anılır. 
Tarih 1963 yılına gelindiğinde ise Eşekli Kütüphaneci 77 ülke arasında birinci gelerek, "Dünya Barış Gönülleri İnsanlığa Hizmet Ödülü"nü ABD Başkanı John Kennedy ölmeden bir gün önce elinden alır.
Bakın bahsettiğim tarih 1947-1963 arası okuma oranı Ürgüp'te neredeyse %100 dikkatinizi çekerim yazma demiyorum. 
Peki ya şimdi ? Tarih 2017 Türkiye'nin kitap okuma oranı ?
Dünya da kitap okuma da 86. sıradayız.
Kitap hediye etmekte ise 180 ülke de 140. . .
Ne var kitap hediye etmede demeyin, hediyenin en büyüğü, Kitaptır! Bilgidir! Öğrenmektir!
Sizler kuyuya bir taş atın gerisi gelmezse tekrar atın... "Gençlerini kitapla beslemeyen milletlerin, sonu acıdır". Der P. N. Ovidius. . .
Sonumuz güzel kitaplığımız kitaplarla dolsun. . .
Ramazan Bayramı
Hep bir arada, sevgi dolu ve huzurlu nice bayramlar geçirmek dileğiyle, Ramazan Bayramınız mübarek olsun! Mübarek Ramazan Bayramı tüm ulusumuza kutlu olsun. Allah tüm inananlara nice huzurlu, bereketli bayramlar nasip etsin.

Tarih 1960 sularını gösterdiğinde Anadolu'nun güzide şehri olan Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Siviralak köyü ve çevresinde ilk meyve ağacı daha yeni dikiliyordu. Binlerce insan yaşayıp gitmişti o köyden... Fakat o meyve ağacını diken gözleri görmeyen bir Ozandı, adı ise Aşık Veyseldi.
 Peki sizce kimin gözleri görmüyordu ?
Yıllar boyunca orada yaşayıp göçüp gitmiş olanların mı yoksa köyüne, ilçesine, şehrine ilk meyve ağacını diken Aşık Veyselin mi ?


Bir durumun, zayıf yada güçlü yönlerini dille veya yazıyla anlatılmasına "Eleştiri" ya da "Tenkit" denir. Fakat bizler eleştiriyi sadece zayıf yönlerimize yapılan yorumlar olarak biliyoruz . Tüm bunların sonucunda eleştiriyi çözümlemekte büyük sıkıntı çekiyoruz.
İşte bizim en büyük eksikliğimizi yaratan sorunda buradan yani eleştiriye kendimizi kapatmamızdan çıkıyor . Sonrasında her eleştiriyi bir hakaret olarak görüyoruz. Biz de eleştiri eşittir küfür olarak hafızalarda kalmış durumda, oysa eksikliklerimizi gidermek için küfürsüz, argosuz ve doğruluk payı olan eleştirilere açık olmamız gerekiyor.
Tüm bunlara ekstra olarak eleştiriyi, zayıf yönlerimize yapılan açık savaş olarak niteliyoruz. Oysa eleştiri güçlü yönlerimizi belirlemek, öğrenmek açısından en büyük kozlarımızdan biridir.
Lakin burada eleştiri yapana da çok büyük pay düşüyor. 
"Her şeyin bir sınırı vardır" sözünü unutmadan bireyin, artı ve eksi yönlerini yorumlarken, kendimizi karşı tarafın yerine koyarak yaşanılacak duygu ve düşünceleri hissederek eleştirilerin yapılması gerek.
Ben Ahmet'e bunu dersem ne hisseder ? Veyahut Ahmet bana bunu söylerse ben ne hissederim. Tarzı yorumları kendi içimizde yapmadan eleştiri yoluna çıkmak bazen büyük hatalar doğurabilir. Tıpkı atalarımızın dediği gibi; 
Üç kere ölç, bir kere biç misali...
yada
Marcus Tullius Ciceronun dediği gibi,
Bütün büyük işler, küçük başlangıçlarla olur...
Son söz,
Üç kere ölçün bir kere biçin, küçücük de olsa başlangıçlar yapın. Sonrası, kartopunun büyük top haline gelmesi misali yuvarlana yuvarlana gelir.






21 Mart Dünya Down Sendromu Farkındalık Günüydü. Arkadaşımla oturmuş hoş beş sohbet ederken telefondaki paylaşım arkadaşımın dikkatini çekmiş olacak ki hemen konuyu değiştirerek "Sence engelli insanlara nasıl davranmalıyız." diyerek sordu.

Bir kaç saniye gözlerine bakarak, " Seattle'de yapılan Dünya Down Sendromu yarışmasının hikayesini hiç duydun mu ?" dedim. O da gözlerimin en derinlere bakarak hayır cevabını verdi. 

"O zaman kapatalım o bizi maraton koşusu gibi yarışa sokan o telefonları anlatmaya başlayayım ne dersin ?"

"Kapatmadan önce bir soru sormak istiyorum. Maraton koşusu ile telefon ne alaka ?"

Ona küçük bir gülümseme ile "İşte hikaye tamda bunu anlatıyor. " diyerek cevap verdim ve başladım anlatmaya:

"Sene 1976 yer ABD, Seattle şehri. Her dört yılda bir Engelliler Özel Olimpiyatı düzenlenir. 100 metre yarışı için 9 yarışmacı başlangıç çizgisine dizilir. Kimi bastonlu, kimi ise down sendromlu. . . Yarışmanın başlanması için silah patlar ve yarışma çokta hızlı olmasa da başlar. Bir kaç metre sonra statta ki büyük sessizlik yere düşen engelli çocuğun ağlamasıyla kesilir. Diğer 8 yarışmacı geriye dönerek çocuğun yanına giderler. Bir tane Down Sendromlu küçük kız oğlanın yanına eğilir ve bacağına bir öpücük koyarak “bu seni iyileştirir." der ve oğlanı ayağa kaldırarak 9 yarışmacıyla birlikte kol kola vererek yarışmayı aynı anda bitirirler. Statta büyük alkış tufanı coşkuyla karşılandı bu durum. Yalnız ben o statta olsaydım kendimi ve tüm insanlığı sorgulardım hangimiz daha engelliyiz ? Onlar mı yoksa biz mi ? Az önce bir maraton yarışması demiştim ya hani işte bizi o maratonda yarıştırıyorlar. Şimdi bir şey daha sormak istiyorum. Bizim yarışmada biri yere düşse yarış ne olurdu ? Biri gelip elini mi uzatır yoksa düşüne bir tekme daha mı atılır ?

Hayatı maraton yarışı gibi önümüze seriyorlar ama hep birinci olanı ön plana atarlar. Bize de hadi koşun daha daha hedefe giden her yol mubahtır der der dururlar. Önümüze de engeller koyarlar dize dize, telefonundan tutta televizyonuna kadar. 

Aman ha Ayşenin şu kadar takipçisi var ooo uçmuş. Bu gecede şu dizim var yarın çalışırım der der durursunuz ama hiç bir zaman adam akıllı o gün yapılacak işe başlayamazsınız. Sonra zaman geçer bitiş çizgisine yaklaşınca bir bakarsınız neler olmuş neler kimler gitmiş hayatınızdan yada neler neler kaybetmişsinizdir. Tüm bunları bizlere yaşatan ise hayatı yarış gibi gösterip son sıraya oturtmak için önümüze engeller koyan dünya insanlarıdır. Kısa ve özetle şunu söylemek istiyorum. En büyük engel düşünceye vurulan o engeldir. O, hayat yarıştır kalıbından sıyrılıp özgürce düşünebiliyorsanız eğer engellerin, engelsiz olmaması için hiçbir sebep veyahut engel yoktur. 

#jessinkalemi #engelsiz #yaşam #dünya


Masallar İptal

Masallar İptal

Hani hepimizin ortak bir masalı vardı ya; Sen ben diyerek söze başladığımız sonuna da doğacak çocukları koyduğumuz masallar...
Peki, ne oldu o masallara baksanıza her gün bombalar yağıyor tepeden masallarımıza... Her masalın sonuna eklediğimiz çocuklardan biri ya bombaya ya da cinsel istismara kurban gidiyor...

Veyahut geleceğimiz kurban gidiyor ne fark eder ? Kısaca masallar iptal. . .
Şişmanlamanın Nedenleri
Son zamanlarda hemen hemen birçok insanın muzdarip olduğu bir mesele var ki buda fazla kiloların sebep olduğu şişmanlık ve bunun sonuçlarından doğan olumsuz sağlık sorunlarıdır.


Şişmanlık, aldığımız kalorinin verdiğimiz kaloriden fazla olmasıyla vücudumuzda biriken yağ oluşum oranıdır. Bu yağ birikiminin oluşmasında ki en önemli faktör dengesiz beslenme ve spor yapmamaktır. Bunun yanında mevsimsel değişiminde etkisi görülmektedir. Yapılan bir araştırmaya göre şişmanlığın en çok artış gösterdiği dönem yaz aylarıdır. Aslında en çok terleyip kalori yaktığımız zaman bu dönemler de olmasına rağmen en çok kilo alımı da bu aralarda olmaktadır. Yazın şişmanlamanın nedenleri ise özellikle dengesiz beslenmenin üzerine kuruludur. Bunun yanında iş yoğunluğundan tatile geçiş dönemiyle kendini yemeğe verme, düzensiz uyku gibi durumlar alt faktörler arasından gösterilebilir. Şişmanlama, düzensiz beslenmenin yanında hareketle de alakalıdır. Örneğin 55 kiloya sahip bir kişi bir saatlik yürüyüşle 267 kalori harcarken, aynı kişi bir saatlik televizyon seyretmesi durumunda ise 73 kalori harcar. Bunun yanında yaz aylarında ağır ve yağlı yiyeceklerden kaçarak sadece meyve tüketimi yapmamız vücudumuzun belli başlı ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayamamaktadır ve buda vücudumuzun yağlanmasına olanak sağlar bu sebeple tek tip beslenmeden uzak durulmalı ve ölçülü yemeye dikkat edilmelidir. Buna ek olarak gece besin tüketiminden uzak durulmalı ağır gıdalar tüketilmemelidir. Çünkü metabolizmamızın en yüksek ve en düşük olduğu belirli saat aralıkları vardır ki 18.00-19.00’dan sonrası buna örnek gösterilebilir. Bu saatlerden sonra tüketilecek ağır ve yağlı yiyecekler bize 7 bin kalori verebilir ki buda bize ek kilo olarak geri gelir. Ayrıca açık büfelerde ki karmaşık ve sağlıksız beslenme de kilo oranımızı etkilemektedir. Bu fazla kaloriler ilerleyen zamanlarda ciddi sağlık sorunlarına hatta ölüme kadar varabilir. Bu nedenle yediğimiz besinlerin kalorisinin kilomuza yapacağı etkiyi bilmek, şişmanlığı ve bunun ardından getireceği sağlık sorunlarını engellemeye yardımcı olabilir.

Bu durumu özetleyecek olursak iş hayatımıza verilen molanın ardından tatile uyum döneminde bilinçsizce yapılan dengesizce beslenmeyle birlikte uyku düzensizliği, gece besin tüketimi, yazın şişmanlamanın nedenleri arasında yer alır. 



Daha küçüktüm o zamanlar nereden baksan 4-5 yaşlarındaydım… Bir gün aldılar beni yüzlerce kişinin olduğu büyük bir alana getirdiler. Tam karşımda Türk bayrağına sarılı olan kutu ve ona yaslı olan babamın fotoğrafı vardı. Babam benim tam karşımdaydı ama bu sefer bir çerçeve içinde fotoğrafıyla yanımdaydı. Diyorum ya daha küçüktüm işte o zamanlar babam tam karşımda yatarken, annemin sessiz çığlıkları arasında oyunlar oynuyordum her şeyden habersiz… Bir ara oyunu bırakıp yanımda duran arkadaşımın kolunu çekiştirerek önümde duran fotoğrafı gösterdim. “ Bak bu benim Babam “ tekrar tekrar söyledim bu cümleyi, fotoğraftakinin babam olduğunu bilip o kutunun içinde yatanın babam olduğunu anlayamadan… Küçük bir çocuk için özgürlük, beton yığınları arasında bulduğu boş bir alanda oynayacağı oyundur aslında… O gün benim içinde özgürlük, arkadaşımla yaptığım o koşturmaçaydı fakat büyüdükçe gerçek öyle gelmedi bana hiçbir zaman. O gün benim özgürlüğümün sıfıra indiği gündü… Birilerinin mücadele deyip adına özgürlük koyup savaştığı, anne baba kardeş dost dinlemediği, ülkeyi bölmeyi amaçlayan amaçsız mücadele... Şimdi benden bu mücadeleyle en değerlim olan babamı aldılar… Ama unutulmasın ki… Şehitler asla ölmez… Vatan ise kolay kolay bölünmez…
Bazen küçücük bir empati duygusu belki de bir bakış yeter farklı olmadıklarını hissettirmeye. . .Dünya Down Sendromu Farkındalık Günü Kutlu Olsun. . . Farklı olmadıklarını fark ettirin ki yeni bireyler kazansın Dünya. . .


Birçok insanı pasif içici haline getirip sağlımıza ciddi zararlar veren bir şey vardır ki bu da sigaradır. Sigara zararları bilinmesine rağmen günümüzde tüketimi en çok olan tehlikeli bir maddedir.

Sigara, içerisinde 4000 maddeden oluşan ve ağızdan dumanı çekilerek içilen silindir şeklinde ki nesneye denir. Sigara birçok hastalığın sebebi olarak gösterilmekle beraber ölümle de sonuçlanmaktadır. Sigarayı aldığımız ilk nefes de vücudumuz bundan etkilenmeye başlar. Nabız yükselir, nefes alıp verme hızımız da değişim gözlenir. Diş eti hastalıkları ve ağız kokusu artar. İçinde ki karbon monoksit gazı nedeniyle grip nezle gibi hastalıkların görülmesinde artış gözlenir. İlerleyen zamanlarda göğüs ağrıları başlar bununla birlikte astım gibi hastalıklar görülme riski artar. Kalp de ritim bozukluğu gözlemlenir. Her bir sigara vücudu tahriş edici, kanser yapıcı, kanseri kolaylaştırıcı ve fiziksel bağımlılığa sebep olabilecek 4000 den fazla kimyasal maddeyi barındırmaktadır. Bunlardan birçoğunun kanseri doğrudan tetiklediği ispat edilmiştir. Her yıl dünyada 2.500.000 milyona yakın kişi sigaradan hayatını kaybetmektedir. Bunların başlıca sebepleri akciğer kanseri, kalp hastalıkları ve diğer kanser türleridir. Yapılan bir araştırmaya göre ülkemizde sigaradan ölenlerin sayısı; terör, trafik kazası gibi diğer ölümlerin toplamından 5 katı fazladır. Bunun yanında sigaranın zararları manevi olduğu kadar maddiyatla da alakalıdır. Yine yapılan bir araştırma sonucuna göre ülkemizde ki yoksul insanların gelirlerinin %10 nu sigaraya harcamaktadır.

Genel bir açıklama yapılacak olursak sigaranın zararları hayatımızı hem maddi hem de manevi yönden etkilemekle beraber psikolojik olarak da etki yapmaktadır. Bu yüzden sonuç olarak verilebilecek mesaj, sigara her nefeste ölüme atılan adımlardır.

DÜNYA ÖLÜYOR


Dünya sessiz, dünya ölüyor… Her gün tükenen nefesler acılar içinde bağıran çocuklar açlıkla mücadele veren yaşamlar…

Dünya ölüyor, her gün gözümüzün önünde her çığlıkta bir bomba hemen arkasından gelen intikam mesajları ve dedikodular… Dünya ölüyor, aç susuz yaşayan insanlar ve hayvanlar bunları bile bile israf edilen milyonlarca ekmek ve yiyecek. Evet, dünya ölüyor peki sen insanoğlu sen ne yapıyorsun bu olaylara seyirci misin yoksa dünyanın biraz daha biraz daha huzur içinde yaşaması için çaba sarf edenlerden misin? Yoksa israfçı zihniyetin arkasında dolanıp aç ve fakir insanları ölüme sürükleyen mi? Unutma insanoğlu sen öldükten sonra dünya yine durur ayakta senin ölümünü beklemez ama yaşadığın süre içerisinde haykır ki dünya torunlarına güzel bir armağan kalsın…

DERİNLİKLER


Bazen derinlere inmek gerekir çok daha derinlere… Mesela Ege ile Akdeniz’in kanlı sularına bakmak gerek tekrar tekrar… Sonra Bodrum’un o insanlık öldü dedirten sahiline bakıp insanlıktan bir gram dahi umut aramak gerekir… Savaşların yüzeysel sebeplerinden ötürü birde derinlerine inmek gerek… Çocukların top oynamak yerine havan topları arasında yaşaması, açlık yüzünden ölümle burun buruna gelmek nedir bilmek gerek… Oradan çok daha derinlere inmek gerek hepimizin kardeş olduğu gerçeğine bakmak gerek… Sonra, sonrası ise içinde kalan vicdan kırıntılarıyla bu derin sebepleri irdelemek gerek… Her şeye bir gerek vardır aslında ama sadece vardır biz ise bu gereklere yüzeyden baktıkça… Birileri derinlerde boğulmaya mahkum olacaktır…